Ana sayfa » Tufan Devri efsanesi
Efsane Mitoloji

Tufan Devri efsanesi

Tufan Devri
Tufan Devri

Tufan Devri efsanesi, MÖ 3000 ile 2000 arasında bir zamanda Mezopotamya’da büyük bir sel baskım olmuştur. Bu olayın o bölgede yaşayan insanlar üzerinde öyle büyük etkisi olur ki, birbirine çok benzeyen bir çok tufan efsanesi ortaya çıkar. Bunlardan biri Sümer, biri Yunan mitolojisine, Öteki de Kitabı Mukaddes’e aittir.

Her üç efsanede de bir ölümlü, büyük bir sel baskınına karşı uyarılır. Bir gemi inşa eder, yaşaması için gerekli olanları gemiye yükler, hayatta kalır: Tufandan sonra sağ salim bir dağ eteğinde karaya çıkar. İnsan ırkı devanı eder. Tufan, ister ölümlülerin yanlış davranışlarına tanrısal bir ceza ister geçici bir tan­rısal kapris olsun, tanrının ya da ilgili tanrıların doğasıyla ilgilidir. Kutsal Kitap’taki tufan gibi, Yunan tufanı da ahlaksız davranışa karşı bir cezadır.

Eski Yunanistan’da davranış kuralları ilahi emirler yerine söylenceler yoluyla nakledilmiştir. Lykaon söylencesi. Yunan halkına, tanrıların (Artemis dışında) insan kurbanına, yamyamlığa karşı olduğunu Öğretmesi nedeniyle özellikle önemlidir.

İnsan kurban etmek, tarihsel açıdan dinsel kurbanın en eski şekillerinden biridir. Bir toplum uygarlaştıkça insan kurbanından hayvan kurbanına, yiyecek kurbanına, sonra dualara, gönül tokluğuna doğru gelişir. Anaerkil toplumlarda, Ulu Tanrıça’ya tapınmanın bir parçası olarak, kutsal kral Öldürülerek parçalanırdı. Organları etle karıştırılarak, bereketlerini devam ettirmeleri için tapınanlara sunulurdu. Lykaon söylencesinin oluşumundan önce, yamyamlığın Yunanistan’da bir süre yaşadığı görülmektedir.

Yaratılış efsanelerinde geleneksel olarak İlk İnsanlar, belirli bir toplumda hangi malzeme daha fazlaysa ondan yaratılmışlardır. Örneğin, Navajo Kızılderilileri mitolojisinde ilk Adamla ilk Kadın mısır başaklarından, Norveç mitolojisinde İki ağaçtan yaratılmışlardır. Yunanistan’ın çok dağlık, toprağının çok kayalık olması nedeniyle, yeni kuşak insanların yaratılışında taşların kullanılması akla yakındır.

Romalı şair Ovidius, Dönüşümlerde aşağıdaki söylenceyi anlatır.

Lykaon: Tufanın Nedeni Tufan Devri efsanesi

Olympos’un efendisi olan Zeus’un egemenliğinin İlk dönemlerinde, sadece kendilerini düşünen bir Ölümlüler ırkı yaşıyordu. Bu insanların, ölümlü ya da tanrısal, hiç kimseye saygıları olmadığı Zeus’un kulağına çalınınca, duyduklarının gerçek olup olmadığını kendisi görmek istedi. İnsanların gerçek doğasını öğrenmek için sıradan bir ölümlü, gezgin kılığına girerek dünya üzerinde dolaşmaya çıktı.

Zeus, ölümlülerin, duyduklarından daha da kötü olduklarını dehşet İçinde gördü. Nereye gittiyse, İnsancıl olmanın ne demek olduğunu bilmediklerinden, her türlü suçu işlediklerine tanık oldu. Birbirlerine kötü davranıyorlar, davetsiz tanrı konuklarını ağırlamıyorlar, ölümsüz tanrıları onurlandırmıyorlardı. Yine de Zeus, yeterince çok ve uzaklara yolculuk ederse ölümsüz tanrılardan korkan, duygulu, sevecen, nazik insanlara rastlayacağından emin olduğu için yolculuğuna devam etti.

Öyle de oldu. Alacakaranlık, Gece’nin arabasını gece göğüne çektiğinde Zeus, çam ormanları İle ünlü Arkadia bölgesindeki Kral Lykaon’un sarayına yaklaşmıştı. Sarayın avlusunun boş olduğunu görünce, kralın, ailesinin, soyluların akşam yemeği yedikleri büyük salona kadar insan seslerini izledi.

Lykaon, salonun girişinde bir yabancının durduğunu fark edince “Sen, oradaki! Sarayımda ne yapıyorsun? Eğer yiyecek dilenmeye geldiysen hizmetçilerim senin için biraz kırıntı bulurlar. Dışarıda, kapıda bekle” diye bağırdı.

Zeus bu sözlere şöyle karşılık verdi: “Olympos’un efendisi Zeus için yolcuyla dilenciler değerli olduğundan, yabancıyı aranıza kabul etmeniz daha uygundur. Kuzeydeki ülkelerden geldim ve konukseverliğinizi bekliyorum. Önünüzde hem bir yabancı hem de Zeus, tanrıların ve ölümlülerin babası olarak duruyorum.”

Soylulardan bazıları aniden kapıdaki yabancıya saygıyla, korkuyla baktılar. Bununla birlikte, Lykaon gülerek dedi ki; “Arkadialılar, duyduklarınıza hemen inanıyorsunuz! Sıradan bir yabancıya tapınmak niye? Eğer bu tanrı iddia ettiği gibiyse, kesinlikle bu gerçeği bilmemizi sağlayacaktır. Eğer değilse bu salonlarda hiçbir özel muameleyi hak edemez. Onu nasıl sınayacağımı görün; ölümlü mü yoksa tanrısal mı olduğunu anlamak için kuşku götürmez bir yol biliyorum. Elbette önce yapılması gereken en doğru şey olduğundan, bizimle yemek yemesine izin vereceğim.”

“Taze hazırlanmış etlerden bir tabak getirin” diye emretti hizmetçilerden birine. “Tanrıların efendisini soğuk yiyecekle onurlandıramayız, değil mi! Şimdilik” dedi kral yabancıya, “onur yeri olduğu, sen de büyük Zeus olduğunu söylediğin için masanın başındaki yer senin olacaktır.”

Kısa bir süre sonra hizmetçi bazıları haşlanmış, bazıları kızartılmış taze etlerle dolu bir tabakla geri döndü. Kral et tabağını aldığında gözleri neşeyle, heyecanla parladı. Büyük gösterişle şimdi masanın başında oturan yabancının önüne koydu.

Olympos’un efendisi, her tanrının, her yabancının tanınmış babası Zeus” diye bağırdı Lykaon, “bu kurbanı burada, Arkadia’daki biz ölümlülerin selamlarıyla büyük saygının bir işareti olarak kabul et!”

Yabancı, tabağa bakınca vücudu İğrenmeyle, tiksintiyle sarsıldı. Etin bir parçası genç bir adam elinin kemikli yapısını sarıyordu, bir diğeri İse ayağıydı. Onların arasında, yahni parçaları gibi dağılmış duran ise kurbanın kalbiyle ciğeriydi. Analık tanrıçası Artemis dışında hiçbir Olymposlu tanrı, insan kurban kabul etmeyeceğinden, aslında bu, Lykaon’un konuğunun kimliğini sınamasıydı.

Yabancı, aniden ve hiçbir şey söylemeden masayı devirdi, ayağa kalktı. Kral Lykaon’a bakarken gözleri, gün ortasında Helios’un arabası kadar parlaktı. Birden büyük salonu dolduran sağır edici bir gürlemeyi kör edici bir ışık parlaması izledi. Masayı, tavan kirişlerine değin ulaşan alevler sardı. Soylular, Zeus’un gazabından kaçmak için sandalyeleri ve birbirlerini devirdiler. Ancak çabalan boşunaydı. Sadece Lykaon hayatta kalmıştı.

Kral, gözlerini, yangının içinde kocaman bir insan şeklinde, parlak bir alev gibi duran yabancıdan alamadı. Lykaon ona baktıkça yabancı gittikçe daha çok uzuyor gibiydi. Kral ona bakarken omurgasının eğildiğini hissetti, artık dik durmak ona acı veriyordu. Sadece elleriyle ayakları yerdeyken rahat edebiliyordu. Sonunda Lykaon, gözlerini yabancının bakışından çektiğinde kafasının yere çok yakın olduğunu gördü. Orada, daha önce ellerinin olduğu yerde iki pençe ve onlara bağlı iki uzun, kıllı bacak bulunduğunu gördü. Kral, korkudan bağırmak için ağzını açtı; ancak tek çıkarabildiği ses uzun bir ulumaydı.

Lykaon, Arkadialılaro tehlikeye karşı uyarmak için tekrar tekrar uluyarak ve dört bacağının taşıyabildiği kadar hızla koşarak odadan çıktı. Dışarıda hava serin, ferahlatıcıydı. Ancak Lykaon son derece açtı. Çiğ etin tadını düşünürken ağzından köpükler aktığını hissediyordu. Koyun ağılına yaklaştı. Ilık kan tadının verdiği keyifle en yakınındaki koçu parçaladı.

Kral artık bu değişimi dehşet içinde düşünmüyordu. Tarlalarda koşarken çimen kokusunun, ayaklarının altındaki yer hissinin, taze çiğ et tadının ona gerçekten de yettiğini anladı.

Yine de Lykaon çok değişmemişti. Vücudunu zengin elbiseler yerine gri tüyler sarsa da gözleri hâlâ kırmızı, yüzü hâlâ öfkeliydi, düşünceleri kral olduğu zamankinden daha hayvansı değildi. Lykaon her zaman bir kurt olmuştu.

Tufan: Ceza Tufan Devri efsanesi

Kara bulutların ve gökgürültüsünün efendisi Zeus, kötü davranışları nedeniyle bütün ölümlüleri cezalandırmaya karar vererek Olympos Dağı’na döndü. Ölümsüz tanrılar, krallarının insan ırkını yok etme kararını onaylasalar da gelecekten kaygılıydılar, ölümlüler olmadan tanrılara güzel kokulu kurbanları kim sunacaktı? Zeus, halen var olan insan ırkını yok edince daha iyi bir başkasını yaratacağına güvence vererek onları yatıştırdı. ‘

Zeus, dünyayı yıldırımlarıyla yok etmeye hazırlandı. Sonra böyle bir yangınla Olympos Dağı’nın da tutuşacağını fark edince silahlarını bir kenara bıraktı. Bunun yerine, kara fırtına bulutlarım serbest bırakarak bütün dünyayı basan bir sel felaketiyle ölümlüleri yok etmeye karar verdi.

Zeus, habercisi Hermes’i hizmetçisi Aeolus’a, rüzgârların efendisine göndererek ona, dünyayı kurutup, temiz hava gerimi rüzgârları mağarasına kapatarak bütün kasırgaları serbest bırakmasını emretti. Kara bulutlara sarınmış korkunç Güney Rüzgarı dışarı çıktı. Sakalı sağanaklarla şişmişti. Kanatlarından ve giysilerinden yağmur dökülüyordu. Uçtuğu zaman elleri gökyüzünü gürletiyordu, çevresindeki bulutların nemini sıkıştırarak sağanak yağmurların karaya, denize düşmesine neden oluyordu.

Yağmurlar, tahılların, buğdayların tümünü mahvedince, çiftçiler, bir yılın boşa giden emeğinin yasını tuttular. Ancak Zeus’un öfkesi, yatışmamış bir halde kalbinde hâlâ kuduruyordu. Kardeşi Poseidon’un yardımını alınca o da ırmaklara, derelere, bütün engelleri aşarak çekinmeden dünyanın üzerine atılmaları­nı emretti. Denizin efendisi de su dolup akmak için yeni çatlaklar, yarıklar bulsun diye koca üç dişli mızrağıyla dünyayı salladı.

Sudan bir battaniye açık tarlaları, ormanları, meyve bahçelerini, sığırları, koyunları, evleri, insanları, tanrıların tapınaklarını bile örterek dünyanın üstüne serildi. Su, dünya görünürde kıyısı olmayan kocaman bir deniz olana kadar en yüksek yapıları yutarak yükseldikçe yükseldi.

İnsanlar, felaketi ellerinden geldiğince atlatmaya çalıştılar. Bazıları en yüksek tepelere tırmandılar, ötekiler daha önce sürdükleri toprakların veya suya gömülmüş kendi kentlerinin ya da üzüm bağlarının üzerinde kürek çekerek kayıklarla açıldılar. Balıklar, ağaçların yapraklı dallarına takıldı. Deniz hayvanları daha önce dağ keçilerinin otladığı yerlerde dinlendi. Yunuslar orman patikalarını izlerken, deniz perileri telaşla kentleri, tapınakları, meyve bahçelerini keşfe çıktılar.

Kurtlar koyunların arasında yüzdüler. Aslanlarla kaplanlar birlikte su üstünde kalmaya çalıştılar. Ne yaban domuzu ölümcül boynuzlarıyla bu yeni düşmanı yaralayabildi ne de hızlı ayaklarının tavşana bir faydası oldu. Kuşlar, sığınabilecekleri bir yer bulma umuduyla denizlerin üstünde sinirli sinirli uçtular. Sonunda hiçbir yer bulamadan umutsuz, yorgun, sonsuz sulara düştüler. Durmadan yükselen sular tepelerden aştı; en yüksek dağ doruklarını dalgalarıyla yıkadı. Boğularak ölmekten kurtulan birkaç kişi de açlıktan Öldü.

Tufan Devri efsanesi