Türk Mitolojisi – Türk halklarının efsaneleri

Türk Mitolojisi – Türk halklarının efsaneleri; Türk Mitolojisi – Türk halklarının inanmış oldukları mitolojik bütüne verilen isimdir.

Eski efsâneler, Türk halklarının eski ortak inancı Tengricilikten öğeler taşımaktan ziyade sosyal ve kültürel tema’larla doludur. Bunların bazıları sonradan İslâmi öğeler ile değiştirilmiştir. Ege ve Anadolu Uygarlığı mitolojisi ile benzerlikler taşımaktadır

Türk mitolojisi, birçok araştırmacıya göre aynı Tengricilikte de olduğu gibi tektanrıcı bir temelden, zamanla çoktanrıcı bir biçime doğru gelişmiştir. Ayrıca tarihi Türk halklarının temasa geldikleri Zerdüştlük, Mani dini ve Budizm de Türklerin mitolojisinden izler devralmıştır. Bu yüzden genel bir tanım olan Türk mitolojisine, inançtaki farklı unsurlar göz önünde tutulursa Türk Mitolojileri demek daha doğru olabilir.

Türk mitolojisinin en eski kalıntıları ancak diğer halkların yazılı belgeleriyle kanıtlanabilir. En önemli kanıtlar eski Çin yazılarında bulunur. Örneğin MÖ 330 yılından kalan bir yazıda Türk mitolojisinin en önemli efsânelerinden olan Asena efsânesi ile karşılaşılır.

Türk mitolojisi
Türk halklarının inanmış oldukları mitoloji

Türk mitolojisinde efsâneler

Bozkurt

Bilinen en eski Türk efsânelerinden biridir. Tüm Türk halklarında çeşitli şekilde yaygındır. Efsâneye göre Türkler düşmanları tarafından tamamen yok edilirler. Sadece iki çocuk sağ kalır. Tengri’nin gönderdiği kutsal bir dişi kurt çocukları besler büyütür ve korur. Kurt, bir çocuktan gebe kalır ve on yavru doğurur. Bu on çocuk gelecek Türk toplulukların hükümdarlarıdır.

Türk mitolojisi

Ergenekon

Türkler büyük bir yenilgiye uğradıktan sonra çadırlarını toplayıp göç ederler. Tengri’nin gönderdiği kutsal bir kurt Türklere kılavuzluk eder ve onları verimli toprakları olan, etrafı dağlarla çevrili büyük bir ovaya götürür. Birkaç kuşak sonra Türkler bu ovaya sığmaz olurlar. Bu kez bir kurt onlara etraflarını çeviren dağlardan birisinin madenden oluştuğunu gösterir ve demirciler bu dağı eritirler. Halk ovadan çıkar ve tekrar bozkırların egemenliğini ele geçirdiklerini tüm bozkır halklarına duyururlar. Bu güne nevruz adı verilir.

Türk mitolojisi

Oğuz

Bu destan Türklerin atası olarak bilinen Oğuz Kağan’ın hayatını anlatır. Doğumundan ölümüne ve devleti oğullarına pay edişine kadar geçen destanda, Oğuz’un eşleriyle tanışması, oğullarının doğumu ve savaşlar da bulunmaktadır.

Manas

Dünya’nın en uzun destanı olan Manas destanında, daha küçük yaştan kahraman olacağı bilinen Kırgız Manas’ın hikâyesi anlatılmaktadır. Manas’ın dostları tarafından ihanete uğratılıp öldürüldüğü söylenir. Mezarı başında ağlayan hayvanlar Manas’a ağıt yakarlar ve Göktanrı acıyarak Manas’ı diriltir. Manas da kendisine ihanet eden dostlarının peşine düşer.

Yeniden doğuş efsaneleri

Türk mitolojisinin en mühim özelliklerinden birisi her kabîlenin, ne kadar ufak da olsa şahsi bir türeyiş efsânesine sâhip olmasıdır. Örneğin Oğuzname’de her sözü edilen kabîlenin ilk önce türeyiş efsânesi anlatılır. En önemli ve en tanınmış efsâne Türkler’in ortak türeyiş efsânesidir.

Bu efsâne neredeyse her Türk topluluğunda tanınır ve en eski Türk hükümdarlarının, Göktanrı’nın gönderdiği bir kurt ile çiftleşmesinden türediğini anlatır. Bazı versiyonlarda bir dişi kurdun en son Türk olarak kalmış bir erkek çocuğu ile, diğer versiyonlarda ise Göktanrı’nın bir erkek kurt kılığında hükümdarın kızı ile çiftleştiği anlatılır. Diğer iyi tanılan bir türeyiş efsânesi Kırgız halkının türeyiş efsânesidir. Bu efsâneye göre kutsal bir gölün suyundan gebe kalan kırk kız ilk kırgızları oluşturur.

Türk efsaneleri

  1. Göç Destanı
  2. Kırk Kız Destanı
  3. Yaratılış Destanı
  4. Köroğlu Destanı
  5. Şu Destanı
  6. Edigey Destanı

Avrupa Türk Mitolojisi

Avrupaya göç etmiş olan antik Türk halklarından dolayı, Avrupa’da da Türk mitolojisinin izlerini bulmak mümkündür. Özellikle Hunlar ve ön Bulgarlar destanlara konu olmuşlardır. Alman mitolojisinin en tanınmış destanı Hunlar’a ve ejderhalara karşı savaşan Alman kahraman Siegfried’in destanı’dır. Bu destanda Atilla’nın adı “Etzel”dir. Ön Bulgarlar’ın (Türk Bulgarlar) Balkanlar’a getirmiş olduğu Han Asparuh (İşbara Han) destanını Bulgaristan’da henüz birinci sınıfta okuyan her Bulgar çocuğu ezbere bilir.

Ayrıca yine ön Bulgarlar’ın getirmiş oldukları ilkbahar bayramı “Mart enizi”nde (Mart annesi) ilkokul çocukları Han Asparuh destanının bazı bölümlerini canlandırırlar. Canlandırılan bölümde, Han Asparuh ilk Bulgar devletini kurmuş ve bunu kutlamak için Göktanrı Tangra’ya (Tengri) adak vermek ister. Adak vermeden önce bir demet dereotunu kutsal ateşte yakması gerekir ama hiçbir yerde dereotu bulamaz. Bu yüzden çok üzülür. Çok uzaklarda Volga kıyılarında kalmış olan kızkardeşi, Asparuh’un derdini hisseder ve bir şahinin ayağına bir demet dereotu bağlayıp gönderir. Macarlar’da da çok uzun bir Atilla ve eski Türk destanları bulunmaktadır.

Türk mitolojisi

Budist Türk Mitolojisi

9’ncu yüzyılda Uygur Türkleri’nin Budizm dinini kabul etmiş ve bu dinin temeli üstünde ilk büyük yerleşik Türk kültürünü geliştirmişlerdir. Uygur rahiplerin bu dönemde binlerce Budist yazıyı, Sanskrit ve Çince’den Türkçe’ye çevirmiş oldukları bilinmektedir.

Bunların arasında birçok yabancı efsâne de Türkçe’ye çevrilmiş, ama eski Türk destanları ve tarihi de yazıya alınmıştır. Hotan kentinde zamanının en büyük kütüphanesini oluşturmuşlar, ama maalesef Kırgızların bir saldırısında bu kütüphane tamamen yanmıştır. Günümüze sadece ufak tefek sayfa parçaları kalmıştır, ama bu sayfa parçalarının bazılarının üzerinde görünen sayfa sayıları (sayfa 500- sayfa 600) bu kitapların ne kadar geniş kapsamlı ve ayrıntılı olduklarını kanıtlamaktadır.

Türk mitolojisi

Bu az sayıdaki kalıntının arasında manastırlara yeni rahipler kazandırmak için tasarlanmış efsâneler de bulunmaktadır. Bazı diğer hikâyelerde Buda’nın başka bedenlerde tekrar doğmuş varlığı konu olarak ele alınır. Hikâyelerin birisinde dengesiz bir Hint hükümdar yüzlerce adamı ile birlikte ava çıkar ve binlerce ceylanı öldürür. Ceylanların başı olan altın renginde bir ceylan, Buda’nın reenkarnasyonudur. Altın ceylan hükümdarı uyarır ve can almayı bırakmasını buyurur, ama hükümdar onu dinlemez. Altın ceylan sonunda hepsini feci şekilde cezalandırır.

Sibirya Türk Mitolojisi

Sibirya’nın Türk halkları, Türk mitolojisini günümüze kadar en canlı, en renkli tutmuş ve muhafaza etmiş olanlarıdır. Günümüze kadar Tengriciliğin kutsal varlıklarına hâlâ ibadet edip eski Türkler’in destan anlatma geleneğini ayakta tutmaya devam etmektedirler. Örneğin, sayıları çok azalmış olan Dolganlar’da çok eski bir mitoloji bulunmaktadır. Sibirya’nın çok kuzeyinde bulunan Tundra ikliminde yaşayan

Dolganlar, göçebeliklerinde ara sıra buzları 10.000 yıldır çözülmemiş, yarısı topraktan dışarı dikilen Mamut cesetlerine rastlarlar. Dolganlar, yeraltı âleminin efendisi Erlik hanın, mamutları yeraltı âlemine aldığını ve onları kendine hizmet ettirdiğine inanırlar. İnançlarına göre, mamutlar yeraltı âleminde tutsaktır.

Türk mitolojisi

Eğer yeryüzüne çıkmaya çalışırlarsa ceza olarak derhal buz tutarlar. Radloff’a göre Dolganlar canlı olarak hiç görmedikleri bu dev hayvanların, yarı yere gömük, yarı dışarı çıkmış hali ve donmuş olmalarını bu şekilde açıklamışlardır. Altaylılar, Yakutlar ve diğer Sibirya Türkleri’nde de dünyalarında olup biten çoğu şeyin sorumlusu, iyi ve kötü ruhlar ve kutsal varlıklardır. Dua edip kurbanlar vererek, bereketin kesilmemesi için onları hoş tutmaya çalışırlar.

Anadolu Türk Mitolojisi

Türkler, 10’ncu yüzyıldan itibaren Anadolu’ya akın etmeleri sırasında Orta Asya’dan birçok destan ve hikâyeyi de beraberlerinde getirmişlerdir. 11’nci yüzyılda Akkoyunlu devletinde, Orta Asya’dan yeni gelmiş Türk boylarının anlattıkları hikâyeler tanınmayan bir yazar tarafından “Dede Korkut masalları” olarak kâleme alınmıştır. Ama Türkler’in Anadolu’ya gelmelerinden önce de, burada çok renkli mitler bulunmaktadır.

Türk mitolojisi

Bu mitler Anadolu Türkleri’nin mitolojisinde iz bırakmıştır. Örneğin Pamukkale hakkındaki eski bir Yunan efsânesi günümüzde hâlâ anlatılmaktadır. Bu efsâneye göre çirkin bir kız dışlanmaktan usanıp hayatına son vermek ister. Kendini Pamukkale’nin tepelerinden aşağıya atar ve kaynak suyu dolu bir terasın içine düşer. Ava çıkmış bir prens bu olayı görür ve hemen oraya koşar. Bir bakar ki kollarında kendine gelen kız adeta bir dünyalar güzeli. Meğer Pamukkale’nin şifalı kaynak suyu kızı güzelleştirmiştir. Sonra ikisi evlenir ve mutlu olurlar.

Osmanlı Türk Mitolojisi

Osmanlılar’ın en mühim efsânesi, imparatorluğun kurulmasından önce Osman Bey’in bir rüyâ görmesi ve bu rüyânın Şeyh Edebali (1206 – 1326) tarafından açıklanmasıdır. Şeyh Edebali, Osman Bey’in gördüğü rüyânın, O’nun Osman Bey’in bir cihan devleti kuracağının alameti olduğunu açıklar ve bu rüyâ gerçek olur. Osmanlı Devleti 1299 yılında kurulmuş, 623 yıl devam etmiş ve Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarına yayıldıktan sonra 17. yüzyıldan itibaren zayıflamış, 1922 yılında tamamen yıkılmıştır.

Türk mitolojisi

Eski Türklerin ve Moğolların, bugün Tengricilik adıyla bilinen geleneksel inancı, kısa zaman öncesine kadar Türk şamanizmi diye adlandırılıyordu. Ama Şamanizm terimi artık yalnızca Sibirya’daki inanç sistemi için değil, bütün dünyadaki ilkel inançlar için kullanıldığından, son 10­15 yıldan beri Türklerin ve Moğolların geleneksel inancı için batılı bilimciler arasında Tengrizm adı giderek yaygınlaşmaktadır. Julie Stewart “Moğol Şamanizmi” adlı makalesinde şunları belirtiyor:

Batılı bilim adamları bu inanç için gitgide daha sık Tengrizm adını kullanıyor. Bu ad bu inanç için çok daha isabetli, çünkü bu inanç tamamen Tengri’nin etrafına inşa edilmiştir ve insanların günlük ibadetleri için bir Şaman (Kam)’a gereksinimleri yoktur.

Tengri kültürü

Tengri-Kültürü’nün en eski kanıtları 3000 yıllık Çin kaynaklarında Hiung-nu (Doğu Hunlar) ve Tue’kue halklarını anlatan yazılarda bulunmuştur. Hun (Çince de Hiung-nu) hükümdarlarının kanlarının Tengri tarafından kutlandırılmış olduğuna inanırlardı. Destanlarında, Tengri’nin yolladığı bir dişi ya da erkek kurdun tanrısal kanının çiftleşme yoluyla hükümdarlarının sülâlesine karışmış olduğuna inandıkları çeşitli yollarla belirtilmektedir.

En eskisi ve en yaygın olanı kutsal dişi kurt Asena hakkındaki efsânenin farklı sürümleridir. Birçok eski Türk topluluğunda, Göktürklerde ve Orta Çağ’a kadar varolmuş Türk devletlerinde, kendi köklerinin kutsal Asena sülâlesine dayandığını vurgulayan ve bu yüzden halkı tarafından yaşayan bir yarı tanrı olarak görülmüş olan Türk hükümdarlarına rastlayabiliriz.

Türk mitolojisi

Bu hükümdarlar, Tengri’yi yeryüzünde temsil eden Tengri’nin oğulları olarak kabul edilmiştir. Tengri’nin bu hükümdarlara verdiği kudretli hükümdar ruhu olan kut’u elde etmiş olduklarına inanılarak adlarına Tengrikut ya da kutluğ gibi eklemeler yapılmıştır.

Göktürkler

Göktürkler, Türk toplulukları arasında inançları, kültürleri ve politikaları hakkında değerli bilgiler içeren yazılı kanıtlar bırakan ilk ulus olmuştur. Orhun Yazıtları’nda Bilge Kağan eski Türk inancını yalnızca bir söz ile açıklamaktadır:

Göktürk İmparatorluğu’nda Tengricilik tek tanrıcı bir din olarak görünmektedir ve kesin olarak birçok başka inançları da barındırmış olan bu kültürde en büyük rolü oynamış ve hattâ bu dönemde en parlak zamanlarından birini yaşamıştır. Göktürk hükümdarları halkları tarafından, yaşayan bir tanrı oğlu olarak kabul edilmiştir.

Dört ‘il’e ayrılmış olan devletin bu illerinin yönetimi dört ilhan’ca temsil edilmiş ve bu ilhanlar da halkları tarafından tanrısal davranış görmüşlerdir. Ölen bir Han ya da Kağan’ın ölümden sonra da tanrısal varlığını sürdürdüğüne inanılmış ve halkına destek olmaya devam etmesi için her sene ölüm gününde onun için bir kurban kesilmiştir.

Ancak bunların yanında Göktürklere Doğu Hunlardan miras kalmış olan Çin etkileri de bulmak mümkündür: Doğu Hun İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra son hükümdarların oğullarının birbirlerine düşman olmaları sağlanmış, güneyde kalan bölümü Han Çinleri ile birlik olmuş ve onların kültüründen etkilenmiştir.

Bu dönemde ve sonraki yüzyıllarda, Tabgaçlar gibi birçok Türk topluluğunun Çinlerin arasında erimiş olduğu tahmin edilir. Bilge Kağan, atalarının yaptığı bu hataları yazılarında ayrıntılı olarak ele almış ve halkını Çinlilerden gelen tehlikeye karşı uyarmıştır. Bu yüzden Göktürklerde halkın bütünlüğünü korumak için etkili şekilde vurgulanan bir Türk ulusçuluğunda ve Tengriciliğe büyük önem verilmiştir.

Buna rağmen 12 hayvanlı Çin takvimi ve göğün yönlerini hayvan isimleri ile tanımlamak gibi bazı etkiler kalmıştır. Böylece Göktürk İmparatorluğu topraklarının bölündüğü dört il, göğün hayvan isimleri ile adlandırılmasından dolayı Kartal ili, Domuz ili, Kaplan ili ve İt ili olarak adlandırılmıştır.

Böylece Göktürklerde dünyanın sonunun ‘gök’ün yıkılması ve yerin çökmesi ile gerçekleşeceğine inanıldığı söylenebilir. Kalıntılardan birinde, Budizm’in Türklerin arasında yayılmaması için uyarıcı bir metin bulunmaktadır. Metinde Büyük Kağan’ın kardeşi, Budizmin, Türkleri umursamaz, tembel ve edilgin yaptığını ve bunun önlenmesi gerektiğini kaydetmektedir.

Tengriciliğin diğer inançlara karşı anlayışının ve hoşgörüsünün kanıtlarını bulmak mümkündür. Örneğin, Karadeniz’in kuzeyinde yapılan kazılarda, Tengrici oldukları bilinen Ön Bulgarlar’ın kalıntıları arasında, Musevi, Hıristiyan ve Budistlerin de olduğuna dair kanıtlar bulunmuştur.

Moğollar

Moğolların ve birçok Türk boylarının önderi olan Cengiz Han’ın da diğer inançlara karşı düşmanca bir tutumu yoktu. Savaş olmayan zamanlarda, hattâ bazen savaşlardan sonra, Budist manastırlarında dinlenir, meditasyon ve oruç ile “ruhunu arıtırdı”. Tengrist halkları birleştirip insanlık tarihinin en büyük devletini kurmuş olan hükümdar, konuşmalarına daima, Sonsuz “Kök Tengri’nin” (mâvi Gökün) dileğiyle, sözü ile başlardı.

Cengiz Han’ın döneminde Tengricilik, Hunlardan ve Göktürklerden sonra, tekrar ve son kez, büyük bir ün kazanmıştı. Kubilay Kağan, Çin’i fethettikten sonra oradaki yaygın dinlerle de ilgilenmeye başlamıştır. Örneğin; Tengricilik ile zaten akrabalığı olan Çinlilere ait “tek bir gök felsefesi” Tien Min’i taklit etmiştir. Ama özellikle Budist Uygur-Türk rahiplerinin bilgilerine ve eğitimlerine hayran kalmış ve onlardan bir heyeti, Buda’nın felsefesini Moğolların arasında da yaymak ve yeni bir Buda tapınağı kurmak görevi ile Karakurum’a göndermiştir.

Bu rahipler sadece bugüne kadar Moğolistan’da var olan Lamaizmi değil, Uygurların kendi dillerine göre şekillendirdikleri sanskrit alfabesini de Moğolistan’a taşımışlardır. Ama Budizm’e rağmen, Tengricilik Moğolistan’daki ağırlığını sürdürmüş, Budizm, Tengriciliğin içine ilave edilmiştir. Bugünkü Moğolların Budizmi, küçük bir Buda heykelini, boylarının Ongun’u ve ulu ataları Cengiz Han’ın resmi ile birlikte çadırın kutsal sayılan kuzey köşesine yerleştirmekten ibârettir.

Avrupa’da Tengri

Tengricilik, Hunlar, Avarlar, Ön Bulgarlar, Kumanlar ve antik çağın bazı diğer savaşçı Türk ve Moğol toplulukları ve daha sonra da Cengiz Han’ın Altın Ordusu tarafından Avrupa’ya da taşınmıştır. Bu inanç göçebe yaşamına o kadar bağlıdır ki, Tengrici kavimlerin yerleşik bir yaşama geçişleri daima göçebe hayatı ile birlikte Tengriciliği de bırakmalarını ve diğer inançları kabul etmelerini beraberinde getirmiştir. Göçebeliği bırakmayan kavimler, Tengriciliği de bırakmamışlardır. Doğu ve Orta Avrupa’da, Orta Çağ’ın sonlarına kadar, Tengri’ye dua eden bazı ufak göçebe kavimlere rastlamak mümkün olmuştur.

Ön Bulgarlar, Gök tanrısı Tengri’ye “Tangra” derlerdi ve Tengricilik için tipik olan dağların kutsallığına inanma kapsamında Balkan’ın en yüksek dağına “Tangra” adını verdiler. Bu dağın adı Osmanlılar tarafından 15. yüzyılda “Maaşallah”‘a çevrilene kadar böyle kalmıştır. Bugünkü Bulgarca’da bu dağın adı Maaşallah’tan türetilmiş şekilde “Musala”‘dır. Ayrıca şimdiye kadar bulunan 80 civârında eski Bulgar Run yazıtının neredeyse hepsinde “Tangra”nın adı geçmektedir.

Bulgarlardan önce de Trakyalılar ve Yunanlar tarafından kutsal sayılmış olan ve eteklerinde eski Yunan tapınakları bulunan Perpenikon Dağı’nın en yüksek zirvesindeki dikili taşa, eski verimlilik tanrıçası olan Umay’ın resmi kazınmıştır. Bulgarların Tengriciliği 864 yılında Han Boris (Mikail) I.’in Hristiyanlığı kabul etmesi ile sona ermiştir. Avrupa’ya göç etmiş olan göçebe Tengrici kavimler, yerli olmaları ile birlikte zamanla eski inançlarını unutmuş ve yerli Slav, Germen ve Roman halklarıyla karışmışlardır.

Türk Mitolojisi Diğer Türk Toplumları

10. yüzyıl öncesinde Araplar ve Farslarla temasa girip, bazen gönüllü olmadan İslam’ı kabul etmiş olan Türk boyları vardır. Ama İslam’ı toplu halde kabul etmiş olan ilk büyük Türk topluluğu, Saltuk Buğra Karahan emri altındaki Karahanlılar olmuşlardır (920). Bundan sonra İslam, Orta Asya’nın güneybatısındaki Türk kavimleri arasında hızla yayılmıştır.

Bazı Türk kavimlerinin İslama katılmadan evvel Nestoryan Hristiyanları oldukları hakkında da kanıtlar bulmak mümkündür. 581 yılından kalma bir Farsça yazıda, bir savaştan sonra esir düşen Türk askerlerinin yüzlerinde Haç dövmeleri bulunduğundan söz edilir.

762 yılında Bögü Kağan, Göktürk ülkesinin parçalanmasından doğmuş olan Uygur ülkesinde, Mani dinini ülkenin resmî inancı olarak ilan etmiştir. Ama Farslardan alınmış olan Mani dini, eski Türklerin Tengricilik ilkeleriyle kesinlikle bağdaşmadığından Uygur halkının tümüyle bu dini kabul ettiğine inanmak zordur.

Bundan yüz yıl kadar sonra, Uygurların çoğunluğu Budizmi kabul edip bu temelin üzerine ilk “yerleşik Türk kültürünü” geliştirmişlerdir. Hattâ Budizmin öncüleri olup, dini diğer halkların arasında yaymaya başlamışlar, binlerce Çince ve Sanskritçe Budist yazısını özenle Türkçeye çevirmişlerdir.

Budizmi kendi kültürlerine göre şekillendirmiş ve hattâ ilk kez kadınlar için bir manastır inşa ederek “Budist rahibeler” geleneğini başlatmışlardır. Kırgızlar’ın saldırısından sonra bir süre göçebeliğe geri dönmek zorunda kalmışlardır. Bugünkü Uygurlar çoğunlukla Müslümandır.

Uygurlar bazı gelenekleri Budizm’den İslam’a taşımışlardır. Örneğin, kendini ruhsallığa adamış, maddi varlığı olmayan, göçmen rahip geleneğini İslam’da da devam ettirerek, kapı kapı dolaşarak hayır duaları ile geçimini sağlayan ve bazen ermiş olarak görülen derviş geleneğini çıkarmışlardır. İslam’daki tüm derviş şekilleri buradan kaynaklanmışdır.

Tengriciliği bugüne kadar muhafaza etmiş olan kavimler daima göçebe olmuşlardır. Bazı Müslüman Türkmen ve Kırgız boyları hâlâ tamamen veya kısmen göçebe bir yaşam sürdürmektedirler. Bu boylarda, eski dini törelerini İslâmi dualar ile karışık şekilde uygulayan şamanlara rastlamak mümkündür.

Son yüzyıllarda birkaç defa Tengriciliği modernleştirme ve canlandırma denemeleri yapılmıştır. Bu çabalardan biri, Altay bölgesinde doğmuş olan ve Batılı bilimcilerin Burhanizm dedikleri Ak Yang dır (Ak Din). 1902 yılından 1930 yılına kadar süren Ak Din’in en önemli özelliği Şamanlara ve Ruslara karşı düşmanlığıdır. Onlara göre Şamanlar, yüzyıllar boyunca diğer dinlerin ritüellerini taklit etmiş ve saçma sapan şeyler yapmaya başlamışlardır.

Ak Din, Şamanların Gök’ün (yâni Tengri’nin) değil, yeraltının, yâni kötülüğün temsilcileri olduklarını vurgulamış ve Şamanları yok etmeye çağırmıştır. Ak Din için vaaz verilen toplantılarda Şaman elbiseleri, Şaman davulları ve hattâ Rusların şeytanlığı olarak görülen Rus kâğıt paraları bile yakılmıştır. Bu uygulamalara 1930 yılında Ruslar tarafından, şiddetli ve kanlı bir şekilde son verilmiştir.

Türk Mitolojisi Üç-Dünya

Çoğu eski inançlardaki gibi Tengricilikte de gerçek âlemin yanında bir “gök âlemi,” bir de “yeraltı âlemi” vardır. Bu âlemlerin arasındaki tek bağlantı, dünyanın merkezinde duran “Dünyalar Ağacı”dır. Gök âlemi ve yeraltı âleminin yedişer katları vardır (bazen yeraltı 9, gök de 17 kat olarak geçmektedir).

Şamanlar bu âlemlere yolculuk yapmak için birçok girişler tanırlar. Bu âlemlerin katlarında, aynı yeryüzündeki insanlar gibi bir hayat sürdüren varlıklar vardır. Onların da kendi saygı gösterdikleri ruhları ve şamanları vardır. Bazen bu varlıklar yeryüzünü ziyâret ederler ama insanlara görünmezler. Sadece ateşin garip bir cızırtısında ya da bir tilkinin havlamasında kendilerini belli ederler ve şamana görünürler.

Türk Mitolojisi Yeraltı Âlemi

Yeraltı âleminin yeryüzü ile çok benzerlikleri vardır ama yeraltı halkının insanlarda olduğuna inanıldığı gibi 3 ruhu değil, sadece 2 ruhu vardır. Onlarda, vücut ısısını üreten ve nefes alınmasını sağlayan “amin ruhu” eksiktir. Bu yüzden çok beyaz tenlilerdir ve kanları çok koyu renklidir.

Yeraltı âleminin güneşi ve ayı çok daha az ışık verir. Yeraltında da ormanlar, ırmaklar ve yerleşim yerleri vardır. Yeraltı âleminin efendisi Erlik Han’dır . Erlik, Tengri’nin bir oğludur. Yeraltında yeniden doğmayı bekleyen ruhları da Erlik Han kontrol eder. Eğer hasta bir insanın “süne ruhu” daha ölmeden yeraltı âlemine kayarsa bir şaman, Erlik Han ile pazarlık yaparak onu tekrar geri getirebilir. Eğer bunu başaramazsa hasta ölür.

Türk Mitolojisi Gök Âlemi

Gök âleminin de yeraltı âlemi gibi yeryüzü ile benzerlikleri vardır ama bu âlemde insanların ruhları bulunmaz. Bu âlem yeryüzünden çok daha aydınlıktır. Bazı rivâyetlere göre yedi tane güneşi vardır. Yeryüzündeki şamanlar bu âlemi ziyâret edebilirler. Burada sağlıklı, hiç dokunulmamış bir doğa vardır ve buranın yerlileri atalarının geleneklerinden hiçbir zaman sapmamışlardır.

Bu âlem Tengri’nin diğer bir oğlu olan Ülgen’in himayesi altındadır. Bazı günlerde Gök âleminin kapısı aralanır ve ışığı bulutların arasından parlar. Bu anlar, şaman dualarının en tesirli olduğu anlardır. Bir şaman, kendisini gök âlemine götüren hayali yolculuğunu bir kuşun, geyiğin ya da atın sırtına binerek, ya da bu hayvanların şekline girerek gerçekleştirir.

Türk Mitolojisi Üç Ruh

Bir tengriciye göre dünya sadece üç boyutlu bir ortam değil, aynı zamanda durmadan dönen bir çemberdir. Her şey bu çemberin içine bağlıdır ve çember durmadan eskir ve yenilenir. Dünyanın üç boyutu, güneşin hareketi, durmadan hareket halinde olan mevsimler ve bütün yaratıkların ölümden sonra tekrar doğan ruhlarından oluşur.

Tengricilikte, insanların ve hayvanların birden çok ruha sâhip olduklarına inanılır. Genelde her insanın üç ruha sâhip olduğu kabul edilir ama ruhların isimleri, özellikleri ve sayıları bazı kavimlerde farklı olabilir: örneğin, Sibirya’nın kuzeyinde yaşayan ve bir Moğol halkı olan Samoyetler, kadınların dört, erkeklerin beş ruha sâhip olduklarına inanmaktadırlar.

Türk Mitolojisi Ruh türleri

Türklerde ve Moğollarda insan ruhları için birçok farklı isimler bulunur ama bunların özellikleri ve anlamları henüz yeterince araştırılmış değildir.

  • Türklerde: Özüt, Süne, Kut, Sür, Salkın, Tin, Körmös, Yula
  • Moğollarda: Sünesün, Amın, Kut, Sülde

Bu ruhların yanında, bir de Uygurlar’ın Budist dönemlerinden kalan yazılarda sözü edilen “Özkonuk” ruhu da bulunur.

  • Amın: Nefes almayı ve vücut ısısını sağlar. Amın, ruhu tekrar canlandırır. (Bu ruhun Türklerdeki adı “Özüt” olsa gerek. Kaşgarlı Mahmud, yazdığı Divân-ı Lügat-it Türk adlı eserinde “Özüt ruhu”nu nefes ruhu olarak târif etmiştir).
  • Sünesün: Vücûdun dışında, suya gider, suyun içinde hareket eder. Aynı doğadaki su çemberi gibi bir varlık sürdürür. İnsan ölünce yeraltı dünyasına iner. Tekrar dünyaya gelmesi gerektiğinde, bir kaynaktan çıkar ve bebeğin içine girer. (Türklerde “Süne ruhu”).
  • Sülde: Bir insana kişiliğini veren ruh. Benlik ruhu. Diğer ruhlar insan vücûdunu terk ederse sadece baygınlığa, benliğini yitirmeye ya da komaya yol açarlar, ama eğer bu ruh vücûdu terk ederse insan ölür. İnsan ölünce doğada bir cisme girer ve Yer Su ruhu olur. Tekrar dünyaya gelmez.

Hayvanların iki ruhu vardır. Hayvan öldüğünde bunlardan birisi tekrar dünyaya gelir ve diğeri doğaya yerleşir. Hayvanlar yeniden dirilebilen bir ruha sâhip oldukları için, onlara da saygılı davranmak ve eziyet etmemek gerekir.

Türk Mitolojisi Tengri’nin yanındaki diğer kutsal varlıklar

Tengricilikte ataların kutsal sayılması ve hattâ bazı büyük hükümdarların ölümlerinden sonra tanrı olarak kabul edilmesinden dolayı, kabîleden kabîleye farklı tanrısal varlıklar bulunur. Bu yüzden Tengriciliğin bütün kutsal varlıklarını bir araya toplanması imkânsız gibidir. Örneğin, Altaylarda çok yüksek bir tanrı olarak görülen Kara Han’ın Oğuz Han’ın babası olduğu düşünülmektedir.

Ayrıca Macar bilimcilere göre, Macarca’daki “tanrı” anlamına gelen “Isten” kelimesi İstemi Kağan’a ölümünden sonra tanrı olarak tapılmasından kaynaklanmaktadır. Tengriciliğin bir tek-tanrı dini olup olmadığı hakkında farklı görüşler var olduğu için, bu kutsal varlıkların gerçekten “tanrı” olarak mı, yoksa sadece “güçlü ruhlar” olarak mı adlandırılması gerektiği kesin olarak söylenememektedir.

Türk Mitolojisi Atatürk ile ilgili rivâyet

Derler ki, Mustafa Kemal, Kocatepe’de Büyük Taarruz için doğru zamanı beklemektedir. Aslında Türk Milleti’nin geleceğini tayin edecek olan bu var oluş saldırısını gecenin sonuna doğru İmsak yâni Sabah Namazı vaktinde başlatmayı planlamaktadır. Taarruz zamanı geldiğinde her yana müthiş bir sis çöker ve bu yüzden sisin kalkması beklenir ve planın uygulanması ertelenir.

Türk mitolojisi

Bir süre bekledikten sonra Mustafa Kemal Paşa karargâh çadırından dışarıya çıkar ve muhtemelen bir sigara yakar. Bu zorunlu gecikmeye canı sıkılmıştır, çünkü o gecenin karanlığı sona ermeden harekete geçmek gerektiğini düşünmektedir, ama bu sis askerin görüş alanını daralttığı için mecbûren bekleyeceğini bildiği için sabırsızlanmaktadır. Fakat her zaman olduğu gibi soğukkanlılığını muhafaza etmekte ve belki de olası yeni alternatif taktikler tasarlamaktadır.

Taarruzu erteleyişinin üzerinden yaklaşık bir saat kadar zaman geçmiştir. Sonra birden sisin içerisinde iki çift göz görür. Ama o korkmaz, tam aksine o yöne doğru bir kaç adım daha atar merakla. Bunun üzerine sisin içinden çıkan bir kurt çadırının önüne doğru bir iki adım daha yaklaşır. Hayvan oldukça sakin ve temkinli hareket etmektedir ama onun da korkmadığı apaçık ortadır.

Gözlerini hiç ayırmadan Paşa’ya bakmaktadır. Mustafa Kemal’in içinde derin bir huzur vardır artık. Biraz sonra sis dağılmaya başlar; kurt önce uçurumun kıyısına kadar varır ve aşağıya, ovaya bakar, ardından da karanlığın içine doğru koşarak kaybolur. Başkomutan anlar ki artık vakit gelmiştir. Güneş’in doğuş vakti yaklaşmaktadır. Ama alacakaranlık henüz dağılmamıştır.

Kimbilir belki de mecbûren ve ilâhi bir güç tarafından ayarlanarak beklenen o bir saat, savaş stratejisi açısından şu an tarihte geriye doğru baktığımızda asla bilemeyeceğimiz neleri değiştirmiştir…

Bugün tarihsel veriler her ne kadar bu efsaneyi resmi kayıtlarla doğrulayamasa da, taarruzun ertelenmesine neden olan sisin 26 Ağustos gecesinde yaşandığı kesin olarak bilinmekte ve anlatılan rivâyetle de örtüşmektedir. İşte Atatürk, savaşın kazanılıp Cumhuriyetin kurulmasının ardından paralara ve pulların üzerine Bozkurt simgesinin hem Türk kültürünün bir unsuru olarak hem de yaşadığı bu olay nedeniyle basılmasını ister.

Nazım Hikmet’in şu dizeleri belki duyduğu bu efsaneden sonra ortaya çıkmıştır:

O, saati sordu. Paşalar ‘üç’ dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mâvi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun kenarına kadar, Eğildi durdu.

Bıraksalar, İnce uzun bacakları üstünde yaylanarak,
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak,
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.

(Nâzım Hikmet Ran)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir